Hayat bir pazar günü gibi akıp gidiyordu.
Buraya hayatımla ilgili bilgi içeren şeyler yazma alışkanlığım İngiltere’den dönüşümle beraber azalarak yokoldu, sebepleri var illaki. Ama tarihe not düşmek de eğlenceliydi bir yandan, gerçi blog’um sene tutmuyor şapşal, sadece gün ve ay yazıyor, ama kalbinde bir yerlerde tutuyordur. Eylül 2008’de başlamış olmalıyım blog’a ordan hesap edelim.
Mini tatil maceralarımı not düşerek başlayayım, Bozburun ve Selimiye’ye gittim bu sene, geçen sene de aynısını yapmıştım aslında ama bu sefer daha güzeldi heryer, kafam da daha az kalabalıktı. Sonra, geçen sene gidemeyişimizden içimde kalmış olan Domuz Çukuru‘na gittik. Kabalıklaşmasından dolayı Kabak’a gitmekten korkar olmamla birlikte oraya bir alternatif bulma arzusu içersindeyim bayadır. Buraya gitme fikri de ordan çıktı. Hakkında duyduğum şeyler, çok arı var, her yer akrep yılan, yaban domuzları varmış, filan gibi öcü böcü hikayelerinden ibaretti, fakat tatil ve film konularında babama bile güvenmem, gözümle görmeden inanmam. Neyse biraz çekinerek de olsa, bir akşamüstü vardık çukura. Tekneyle gidilen bir yer burası, başka türlü ulaşım yok, tek bir koyda, tek bir yer, sevimli bir yer olmamakla birlikte dümdüz doğa olmasından kelli yine de çok kötü değildi. Doğanın kendisi ne kadar çirkin bir yer olabilir sonuçta.
Gelir gelmez denize girip, sahilde uyumaya başladık, akşamüstü gerçekten arı saldırısına uğradık filan fıstık. Derken bir yerlerden bağrış çağrış kavga sesleri gelmeye başladı ve hemen ardından bir kadın ‘doktor yok mu’ ve ‘erkekler koşun silahını almaya gitti’ diye bağırarak sahile koştu, meğerse mekanı işleten adam karısını/sevgilisini dövmüş ve silahını almaya gitmiş. Kadın öldürülmeden olay sakinledi. Güneş battıktan sonra ağzı gözü sarılı ve şiş kadını hastaneye götürmek üzere güç bela tekneye bindirdiler. Tesadüfen biz de iskelede oturuyorduk o sırada, olayın tam ortasında kaldık. Tekneci motoru çalıştırıp gitmek üzereyken kadını dövmüş olan adam geldi ve o da bindi tekneye. Sonra tekne karanlık denizde kadının hıçkırıkları eşliğinde gözden kayboldu.
Sonrasında çukurda dünyanın en sessiz ve gergin akşam yemeği yendi, yemek sırasında iki köpek birbirine girdi, kavga köpeklerden birinin viyklerek uzaklaşmasıyla son buldu. Biz sürekli sinirden güldük. Ertesi gün hemen kaçtık ordan. Haleti ruhiyelerin yönettiği bir hikayeydi bu aslında, o yüzden olay örgüsü ve kelimeler biraz kifayetsiz. Efendim sonuçta, moral of the story: Doğadan korkma, insandan kork. veyahut: Sundance‘den şaşma.
Çukurdan kurtulduktan sonra Bördübet’e attık kendimizi, çukura giderken Bördübet Amazon diye tabelasını görmüş olduğumuz bu muhteşem yer, yer yüzünde bir cennet denemeseydi. Güzel şeyleri anlatmakta fazla fayda görmüyorum, çok güzeldi sadece. Tatilin dönüşü zordur genelde, buradan dönmek daha da zor oldu ama dönüldü.
Tatil dönüşü hemen yeni evimin kira kontratını yaptım, taşınma stresi festivalini içimde başlattım. Çok uzağa gitmiyorum, biraz uzağa yalnızca, ama asıl amacı oturduğu sokakta ev bulmak olan bir teyze için uzak gibi. Yeni evimde bir adet kıro şöminesi var, ama onu daha az kıro şöminesi yapmanın yollarını düşündüm, planımı yaptım içim rahat.
İki gün sonra da Berlin’e gidicem gibi görünüyor, aşırı spontan ve şöminenin aksine plansız gelişmesinden dolayı ben dahi ikna olmuş değilim gideceğime, ama gidiyorum yani evet. Şimdilik bu tarz, bu stil.
Hı bir de, tatil highlight’larımdan biri Anna Karenina’ydı. Henüz bitirmiş değilim ama yarıladım, sürekli hii hııı falan gibi sesler çıkararak okuyorum, bitirince hakkında bir şeyler yazarım buraya da umarım. Okumuş olanlar için, at yarışı kısmında mahvoldum bittim, atı yaşadım. At niye bu kadar dramatik bir hayvan acaba. Ateş yükseliyor, atları salın, ipleri çözün.