Ukalalığım sundu.
Yeterince sinematografi lafını kullanmadığımı farkedip hemen yine geçenlerde izlediğim başka bir film olan Drive‘dan sözetmeye karar verdim. Gerçekten filmin görüntüleri ve müzikleri epey etkileyiciydi. Onun dışında 80’lerli, arabalı, erkekli, onurlu ve çıkarılmayan ceketliydi. Hatta o derece onurluydu ki onca grafik şiddet sahnesine karşın bir tane bile seks sahnesi yoktu, öpücük bile zor geldi. Onurlu erkekler sevdikleri kadınlarla sevişmiyor, hele de çoluklu çocukluysa, bilginize. Ryan Gosling baya çekiciydi, Carrey Mulligan çocuksu ile seksi arasındaydı, görüntüde herşey olması gerektiği gibi hatta fazlasıydı, ama filmi sevmedim. Bu arabalı kovboy, ‘man of few words’ durumunu sevmez değilim, sevebilirdim sanırım ama film bu kovboy durumunu fazla ciddiye alıyor ve fazla seviyor gibi geldi. ‘Ya aslında tam da böyle değil’e hiç yer yoktu. Bu kafalara geri dönen bir sürü yönetmen var ama yeni bir şeyle geri dönersen iyi oluyor, aynısının güzel görüneniyle geri dönersen, ‘eee’ hasıl oluyor bende.
Kovboy durumundan başka kovboy durumuna Polanski’nin yeni filmi Carnage‘a zıplayayım. Carnage bir tiyatro oyunu uyarlaması, tek mekanda geçiyor, izlemeden hakkında bir şey okumamıştım, tek mekanda geçtiğini de bilmiyordum. O yüzden ilk yirmi dakka yoksa tek mekanda mı geçiyor diye düşünüp, sonra bunca zaman böyle gittiğine göre artık ölseler de burdan çıkamazlar deyip rahatladım, bir tuhaf olurdu sonuçta. Dört karakter arasında geçen diyaloglarla ilerliyor film, iki New York’lu üst orta sınıf çift. Kara mizah dozu baya dizginliydi, bir Woody Allen filmi olsa çığırından çıkabilecek komiklikte olabilirdi ama çıkmamak da yakışmış bence. Başta çiftlerin birbirlerine karşı ve ikili birlikler içinde oluşu, sonra tarafların sürekli değişmesi, kadın erkek tarafı olarak ayrılması, sonra çifte geri dönmeleri, yani zeminlerin kayganlığı eğlenceliydi.
Kovboy durumuna nerden bağladığıma da açıklık getirmem lazım sanırım, bölünme cinsiyet üzerinde yaşandığında, erkekler kendilerine viski koyup, kaç yıllık olduğundan bahsederken rol modellerinin John Wayne oluşuna geliyor söz. Tabi ortamdaki çaba ‘politically correct’ ve ‘aydın ve duyarlı bireyler’ olmak üzerine olunca bir nerden nereye durumu oluşuyor. Belki de sinemada Drive‘daki gibi bir nostalji de bu atlamadan doğuyor, aniden maço olmamak, fikrini dile getirmek falan filan gerekmeye başlıyor, insan eskiye dönüp bakmak istiyor daha mı iyiydi diye, ama işte dediğim gibi, neyse. Son olarak, Afrika’daki açlıktan, medeni bireyler olmaktan bahseden kadının (Jodie Foster) Kokoschka kitabı ıslandı diye yaşadığı frustration‘a (diyeceğim bunu, muadili yok), aniden beş yaşına ışınlanışına bayıldım! İşte öyle yakalanıyor insan.
Tüm bunlar aslında burada bahsetmek istediğim ama sonra vazgeçtiğim bir şeyi hatırlattı, geçtiğimiz Pazar Arkaoda’da SIFIR / I Want to be a Suicide Bomber diye bir görsel/işitsel performans izledim. İşin asıl sahibi dışında performansı gerçekleştiren diğer kişileri de tanıdığımdan hakkında yazasım hemen kaçmıştı aslında. Neyse performansı, üç arkadaş izledik. Birimiz performanstan hemen sonra visual‘cı arkadaşın yanına koşup, performanstaki tek imgenin neden bondajda bir şişme bebek gibi görünen bir kadın imgesi olduğunu sormaya ve bunun üzerinde fırça çekmeye gitti. Feminizm çekirdek gibi, insan başlayınca bırakamıyor, siz siz olun başlamayın, biliyorum da sölüyorum. Neyse, işin kendisini de anlatayım, daha doğrusu görselleri, ‘I want to be a suicide bomber because’ lafı sürekli başka şeylerle tamamlanıyor, şarkı sözleri çeşitli popüler kültür referansları şunlar bunlar, ‘I want to be a suicide bomber because England is mine and it owes me a living’ gibi. İşitseli nasıl tariflesem bilemedim, ama laptop başı ve iki gitar. Böyle yaklaşık ben diyim yarım, siz diyin bir saat geçirdik.
Şimdi üç arkadaşa geri dönersek, diğer iki kişi olarak arkadaşımızın izlediği şeye olan öfkesini paylaşsak da, sebebimiz biraz farklıydı, daha doğrusu o feminizmden muzdaripliği dolayısıyla sinirini direkt işin cinsiyetçiliği üzerinden ortaya çıkardı sonra konuştukça başka yerlerde buluştuk. Neden izlediğimiz şeye illet olduğumuzu düşünürken şu noktaya vardık: Olayın bir tür günümüz dünyası, popüler kültür, medya, faşizm ve kimbilir daha neler eleştirisi olduğunu düşünürsek, bunu herhangi bir orijinal an ve fikir içermeden yapmasına rağmen kendisini aşırı ciddiye alması, nokta koyucu hali, kendi mini faşizmi tek kelimeyle gıcıktı ve bizi illet etti. Aslında olay söylemek istediği şeyden öte biraz yaklaşımında bitti gibi, gerçi mecra mesajdı dimi. Sonuçta yaklaşım mütevazılık içermeyince bir ‘eee’ ve öfke hasıl oldu bizde. Neyse ben de madem oturduk üstüne konuştuk yazayım demiştim, hayaldi gerçek oldu. Bir sürü bu tarz şey izliyorum, görüyorum falan, o yüzden tek bir şey seçmek zalimce oldu bir yandan, ama bu tip üretimler aslında bir karşılık bulmuyor gibi geliyor. Yine de bir şeyler yapılıyor olması güzel, emeğine sağlık repleri görelim durumundan güme gidiyor. Bir şeyler olması güzel bence de, bullshit‘ler de olsun, herşey olsun ama mevzu bahis olsun, muhabbet olsun.