Burası Agora Meyhanesi
Bugün kağıt defter toparlarken sanırım yüzyıllar önce yazmış olduğum bir notu gördüm, ‘Akla sığmayanı zorla sığdırmaya çalışıp akıl patlatmaya anksiyete diyoruz’ demişim, hemen ah canım dedim, çok sevimli geldim kendime. Nasıl da düşünür insan beyniyle, tatlı tatlı açıklamalar bulur.
Hannah and Her Sisters‘ı yeni izledim, biraz ayıp ama olsun. Filmde klasik bir Woody Allen karakteri olan hastalık hastası, ölüm ve varoluş anksiyeteli Mickey karakterinin beyin tümöründen ölmeyeceğini anladığında yaşadığı beş saniyelik sevinç ve ardından gelen ‘ee şimdi, sonuçta bir gün ölmeyecek miyim’ hayal kırıklığı vardı. Ardından bir yıl boyunca hayatın anlamını aktif olarak çeşitli din ve literatürde arayıp, kendini öldürmeye karar verip, bunu da panikten başaramadıktan sonra, tesadüfen girdiği bir sinemada Marx Brothers’ın Duck Soup filmini izlerken bir anda gelen ‘Amaan canım bir daha mı gelicez dünyaya’ aydınlanması bana çok içten geldi, öyle de basit bir şey bazen. Aydınlık anını aşağıya yapıştırdım, onu öyle okumakta fayda var diye, Woody Allen tonlamasıyla:
”I’m watching these people up on the screen and I started getting hooked on the film. I started to feel, how can you even think of killing yourself, I mean isn’t it so stupid. Look at all the people up there on the screen, they’re real funny, and what if the worst is true. What if there is no God and you only go around once and that’s it. Well, ya know, don’t you wanna be part of the experience? You know, what the hell it’s not all a drag. And I’m thinking to myself, Jeez, I should stop ruining my life searching for answers I’m never gonna get, and just enjoy it while it lasts. And after who knows, I mean maybe there is something, nobody really knows. I know maybe is a very slim reed to hang your whole life on, but that’s the best we have. And then I started to sit back, and I actually began to enjoy myself.”
Ha bir de şeye bayıldım henüz beyin tümörü testinin sonuçlarını almamışken, ”New York’tasın, burası senin şehrin, trafik ve restoranlarla çevrilisin, nasıl tek bir günde yok olabilirsin, sakin ol, herşey yolunda” diye kendini avutuyor. Modern insancılık. Hayatın anlamı ve anlamsızlığıyla ilgili ancak komiklik yapılabilir gibi geliyor bana da, hatta genelde durumu şöyle bir özetleyince komik kendiliğinden ürüyor. Lee’nin sevgilisi ressam Frederick karakteri de tam bunu söylemek için oradaydı gibi, her dediğinde haklı da olsa kendisi hastalıkların en acıklısı olan kendini ve dolayısıyla herşeyi fazla ciddiye almacılıktan muzdaripti. Ve tabi gülünmek için ordaydı. Aydınlanmanın Mickey’e Duck Soup gibi bir filmi izlerken gelmesi bu açıdan bakınca baya anlamlı.
Tabi yukarıda bahsettiğim ‘düşün düşün nereye kadar sonuçta’ anı, çok kalıcı değil ve ‘Duck Soup Aydınlanması’ insana gelip gelip gidiyor, tekrar tekrar hatırlanması gerekiyor. Ama hayat sarkaç tarzında, en azından benimki bu tarz.
Hayatın anlamını blog postlarına sığdırdım, gerçi nereye sığdıraydım da, aman ciddiye almayın. Son bir şey, Berkun bir ara şey demişti, ‘Dünyaya uzaktan baksak, insanlar çok sevimli gelirdi, böyle minik minik ve çabalar içinde bir şeyler, severdik baya’, bu laf son zamanlarda aklıma en çok gelen laflar içinde ilk üçte, vallahi öyle. İnsanlık hali, hallerin en şahanesi, en viranesi.
Mubi‘de filme dört yıldız verdim beşten, notumu da yapıştırdım. Annie Hall hala favorim. Öperim.