0645

“evinde duvarlar yardım eder insana.”

Bugün çok güzel bir gündü, bir sürü tesadüfler ve hoşluklarla dolu. Dün de öyleydi. Dünden önceki gün de öyleydi. Ondan öncesi de öyle, yani genel olarak baya hoş.

Geçtiğimiz Pazar günü de nihayet Anna Karenina’yı bitirdim. Hakkında bir şeyler demek şart ama biraz havam kaçtı çünkü iki rezalet uyarlamasını izledim aptal gibi, armut gibi. Muhteşem yazılmış bir bin sayfayı filme uyarlamak zor hakkaten ama yine de ayıp denen bir şey var sayın uyarlamacılar, kitabın anılarını kirlettiniz eski sevgili misali.

Anna Karenina’nın bir sürü uyarlaması var o yüzden hangilerini izlediğimi de belirteyim; 1935 ve 1997. 35 olan zaten kocasını aldatan kadın feleğin ve kalan herşeyin sillesini elbet yiyecektir gibi bir şeydi, Levin-Kiti ilişkisi hiç yoktu, 97 ise üzgün suratlı kadın ve saman adamın yok yere dev gibi aşkı idi. 2012’de yeni bir uyarlaması daha geliyor imiş hem de Joe Wright çekiyormuş, Atonement ve Pride and Prejudice‘ın yönetmeni kendisi, biraz ümitliyim bu açıdan ama yine de kitapta yedi kocaman karakter olduğu için film yerine dizi olarak uyarlasalarmış içim daha rahat olurdu. 

Neyse filmlerden geri kitaba. Okuduğum basımda Nabokov’a ait bir sonsöz var idi. Tolstoy’un Levin-Kiti ve Anna-Vronsky ilişkilerini kıyasladığı ve bedensel bir aşk olan Anna-Vronsky aşkını trajik bir şekilde sonlandırırken, sevgi üzerine kurulu Levin-Kiti aşkını yücelttiği gibi bir şeyden bahsetmiş. Yani bir çift kazanırken diğeri kaybediyor gibi. Nabokov’a katılmamak bir zor da gelse, resmen hiç katılmadım. Evet kitapta gerçekten iki çiftin öyküsü var ve bu bir kıyasa zemin hazırlıyor, ama bu ilişkilerden çok iki ana karakterin hayatlarına giren aşkla yaşadıkları dönüşümün kıyası gibi geldi bana. Bu kadar muhteşem bir şey yazan adamın sonuç olarak yasak aşkı cezalandırdığı ve diğerini yücelttiği gibi bir düşünceyle çıkamayacağım olayın içinden.

Kitabın sonunda Anna ölürken Levin yeniden doğuyor. Anna kendini Vronski’ye bağımlı kılan aşkı yüzünden kendine acıyan ve kendinden nefret eden birine dönüşürken, Levin’in Kiti’ye olan aşkı dünyevileşiyor ve kurtuluşu aslında bu aşktan çok başka bir aydınlanma ile gerçekleşiyor, olay Kiti aşkından çıkıyor. Bu kitaba tutkulu bir aşk öyküsü diyenlerle de, filmini böyle çekenlerle de küsmeyi düşünüyorum. Kitap hakkında ne yazsam yavan, böyle olmayacak, en iyisi gelin de karşılıklı konuşalım. 

Kitabın en sevdiğim kısımlarını yazayım kendime not olsun hiç olmazsa. Atlı kısımdan önceden bahsetmiştim zaten. Muhteşem bir şeydi, doruktu, patlamaydı. Vronski’nin atın üstünde yaşadıkları, aklından geçenler, düşmeden hemen önce zamanın hızlanması, düşüşün bir salisede gerçekleştiğini okurken hissetmek. Çok tuhaftı, resmen attan düştüm. Daha sonra Anna’nın gözünden olan biten, koy verme ve herşeyi açık etme noktasına gelişinin ikna ediciliği. Bu kısmı okumadım, resmen içtim. Levin’in kardeşinin ölümü sürecinde yaşadığı acıma tiksinme korku karışımı duygular ve çok benzerlerini Kiti doğum yaparken yaşaması muhhteşemdi. Ve tabi ki Anna’nın son günü, o an yaşamının Vronski’nin dönüp onu yatıştırmasına bağlı olması (gibi olması), benlik duygusunun giderek kırılışı, Dolly’e ziyareti ile tümden bastıran hiçbir şeylik hissi ve ölüm kararının aniliği, yine ikna ediciliği ve ölüm anı. Oha ve çüş Tolstoy, hakkaten git başımdan. 

Güzel bir şey okuduktan sonra bitirmiş olmanın bir üzüntüsü oluyor, ama çare buldum. On sene sonra seni bir daha okuyucam dedim kitaba, rahatlattım kendimi, o kadar da iddalıyım. 

Ya bu arada Eylül bitmek üzere, tehlikenin farkında mısınız.

Comments (View)
blog comments powered by Disqus