0645

[Flash 9 is required to listen to audio.]
played 35 times

Hümeyra’nın sesi ne tuhaf ya.

Comments (View)
[Flash 9 is required to listen to audio.]
played 21 times

Cohen konseri olcak gibi değildi, müthişti, fenaydı, güzeldi.

Comments (View)
Ayşe:  Napıciz şimdi bundan sonra?Haşmet:  Bilmem… ama yaşıyoruz, iki kişiyiz ve birbirimizi seviyoruz…Korkma, dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur.
Geçen Atıf Yılmaz’ın 1966 yılında çekmiş olduğu Ah Güzel İstanbul‘u izledim ve bayıldım. Ayşe (Ayla Algan), İzmir’den İstanbul’a şarkıcı olmak için gelen saf genç kız, Haşmet (Sadri Alışık), servetini yıllar içinde kaybetmiş, kökleri Osmanlı’ya dayanan bir ailenin son ferdi, tanışırlar aşık olur filan fıstık. Konu başta klişe görünebilmekle birlikte filmin yaklaşımı oldukça sıradışı olduğundan fevkalade ilginç bir film olmuş, ayrıca müthiş de bir komedi. Yukarda alıntıladığım diyalog, filmin boğaz vapurunda geçen kapanış sahnesinden, insanın içini rahatlatan bir mutlu son olmaktan epey uzak, hatta filmin benle dalga geçtiği hissine bile kapıldım izlerken.
Epey aramama rağmen Ah Güzel İstanbul‘un düzgün bir kopyasını bulamadım ve mecburen youtube’dan izledim, size de bu yol yordam tavsiye olunur, en azından başı be, hadi be.

Ayşe:  Napıciz şimdi bundan sonra?

Haşmet:  Bilmem… ama yaşıyoruz, iki kişiyiz ve birbirimizi seviyoruz…
Korkma, dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur.

Geçen Atıf Yılmaz’ın 1966 yılında çekmiş olduğu Ah Güzel İstanbul‘u izledim ve bayıldım. Ayşe (Ayla Algan), İzmir’den İstanbul’a şarkıcı olmak için gelen saf genç kız, Haşmet (Sadri Alışık), servetini yıllar içinde kaybetmiş, kökleri Osmanlı’ya dayanan bir ailenin son ferdi, tanışırlar aşık olur filan fıstık. Konu başta klişe görünebilmekle birlikte filmin yaklaşımı oldukça sıradışı olduğundan fevkalade ilginç bir film olmuş, ayrıca müthiş de bir komedi. Yukarda alıntıladığım diyalog, filmin boğaz vapurunda geçen kapanış sahnesinden, insanın içini rahatlatan bir mutlu son olmaktan epey uzak, hatta filmin benle dalga geçtiği hissine bile kapıldım izlerken.

Epey aramama rağmen Ah Güzel İstanbul‘un düzgün bir kopyasını bulamadım ve mecburen youtube’dan izledim, size de bu yol yordam tavsiye olunur, en azından başı be, hadi be.

Comments (View)

ayıp

Ben yokken karşı apartmanın alt katına bar açılmış galiba, ya da dünyanın en fantastik partisini gerçekleştirmekteler şu anda. Gidip bakmamak için kendimi zor tutuyorum. Yazı yetiştirmek için evde kaldığım bir cumartesi akşamı, evimi bara çevirip bana bira açtırdığınız için sitemkarım sayın caferağa mahallesi, mühürdar caddesi mevkiinde çılgınca eğlenenler.   

Comments (View)

çok aymazsın

aymaz ne güzel bir kelimeymiş. aymayan ayamayan insan. aymamak var, zaman zaman aymak da var. 

Comments (View)
Comments (View)
Bahsi geçen laleler.

Bahsi geçen laleler.

Comments (View)
Edinburgh, devamı da burda.

Edinburgh, devamı da burda.

Comments (View)

dada da dan

Yarın sabah İstanbul’a gelmek üzere evimi son kez terk ediyor olacağım, işte bu da son Warwickshire postum. (Gerçi ağustosta tezimi vermeye gelicem ama artık burda yaşıyor olmayacağım, sayılmaz o yüzden) Şu an bomboş ve tuhaf bir evden seslenmekteyim. Son kalan eşyalarımı da çeşitli hayır kurumlarına götürdükten sonra ev tamtakır ve berbat görünüyor, aynı ilk geldiğim günki gibi. Evin dışına bir kiralık tabelası koymuşlardı, geçen gün üstüne let sticker’ı yapıştırmışlar, bir sonraki sahibi de belli olmuş yani, kendisine örümceklerle mutlu bir hayat diliyorum. 

Bugün sonların günü olduğundan son kalan penny‘lerimi harcama operasyonu yaptım; bir, beş ve onluklardan oluşan toplam dört poundluk bir yığını bakkala götürüp bir sürü Skittles aldım. Kasadaki adam da üşenmedi saydı, arkamda acayip bir kuyruk oluşunca ekstra kasa filan açtılar, o derece bir olay çıktı ama sekiz paket Skittles’ım oldu mutluyum (gerçi hiçbirini ben yemeyeceğim kihkih). Bir de bugün bütün gün yağmur yağdı, gözüm arkada kalmayacak o yüzden. İngiltere’ye yaz gelmiyormuş gerçekten, bilginize.

Kenilworth şubemden yazdığım son yazının şerefine kayıtlara geçmesi için bir dizi güle güle diyeceğim, drama için şimdiden özür dilerim, başlıyorum; güle güle mükemmel posta kodum ve adresim, güle güle Waitrose, pembe greyfurt suyu ve armutlu cider, güle güle lezzet pınarı hint restoranım, güle güle pis halım ve beni yemekten vazgeçmeyen örümcekler, güle güle haşlayan ya da donduran saçma musluklar, güle güle evimin yanından geçen trenler, güle güle 12 numaralı çift katlı ve hep geç kalan otobüs, güle güle dünyanın en ıslak ve rüzgarlı otobüs durağı, güle güle charity shop‘lar, güle güle harika İngiliz televizyonu, emlak, antika ve quizshow programları, güle güle pazar günleri hangi çöpü çıkartma sırasıydı diye düşünmek, güle güle evim, öpüyorum, yeni sahibini daha az ye.     

Comments (View)

Edinboroo ve Vorikşayr

Dün Edinburgh’tan döndüm, ama yorgunluktan damarlarımda kan yerine leblebi tozu dolaştığı için yazacak hal bulamadım. Dönüş yolculuğu bir fantastikti, varolan bütün ulaşım yöntemlerini kullandım sanırım; taksi, uçak, tren, metro, otobüs, resmen triatlon gibiydi.

Edinburgh epey güzelmiş, buz gibi olmasa yaşamak isteyebilirdim. Yazları hava gece 10’da filan kararıyor, o açıdan da harika ama kışın öldürür muhtemelen. Genel olarak İskoçya’yı İngiltere’den daha çok sevdim sanırım, bir kere İngiltere gibi dümdüz değil, dağ tepe bunları seviyormuşum meğerse. Şu ülkeciği devamlı yerin dibine geçirmekten utanç duyar oldum artık, ama sevdiğimden hakkaten, İngiltere de güzel, üzülmesin o, kültürel zenginliği olsun, doğası olsun, efendime söyliyim medeniyeti olsun harika, misler gibi.   

Neyse, Edinburgh dışında bir de Inverness şehrine gittim, canavarlı Loch Ness gölünü görmeye. Loch gallikçe göl demekmiş, canavarın adı da Nessie. Nessie ilk defa 1500 yıl önce mi ne görülmüş, hala da resmi olarak aranmaktaymış. Dünyanın her bir yerinden üniversiteler canavarı aramak için Loch Ness’e geliyormuş, araştırma için yeni başvuran yerler için de üç yıllık bekleme listesi varmış, bu derece popülermiş. Böyle garip olaylar. Bir de gölün derinliği 600 metre mi neymiş, o yüzden aramak baya zormuş. Ben inandım canavara, canavarlar var. Bir de bir Britanya sapıklığı; her sene 8-10 civarı ‘resmi’ canavar sighting‘i oluyormuş, resmi sayılması için de aynı anda üç farklı noktadan üç kişinin canavarı gördüm demesi gerekiyormuş, bunu bile kurala bağlamışlar, göl yasasının canavar bendinde yazıyordur heralde. Ha bir de Harry Potter’ın çekildiği ortamları gördüm, ama zaten yurdun her köşesi film seti gibiydi, kaleler, sisler, gotik gotik ortamlar.

Ve fakat en önemlisi İskoçya seyahatim esnasında koyunun en sevdiğim hayvanlar listesinde ilk beşe yükselmesiydi. Hem tip hem hayat tarzı olarak İskoç koyunlarına bittim. Bütün gün mükemmel yemyeşil çayırlarda başları aşağıda hapır hupur takılıyorlar, çiçek gibi güzel koyunlar onlar. Çoban, köpek falan öyle iten kakan şeyler de yok başlarında, stressiz harika bir hayatları var. Özetle, İskoçya’da koyun olmak çok güzel bir şey, yününden ekose battaniye yapıyorlar hem de. 

Bir sürü fotograf çektim aslında ve hemen buraya koymak istiyordum ama köyümde üç günden kısa sürede fotograf tab ettirecek yer bulamayınca, başka bahara kaldı, zira üç vakte kadar İstanbul’a dönüyorum. Şimdi buralarda ev toparlamak, eşyaları charity’lere taşımak ve bavullara sığmaya çalışmakla meşgul bir göçmen hayatı sürmekteyim. Warwickshire faslının son haftasına girmekten memnunum, yalnız dün hava çok güzeldi heryer çayır çimen filan, bir üzüldüm gidicem diye ama sonra hemen geçti. Warwickshire’dan sevgiler. 

Comments (View)