0645

Ukalalığım sundu.

Yeterince sinematografi lafını kullanmadığımı farkedip hemen yine geçenlerde izlediğim başka bir film olan Drive‘dan sözetmeye karar verdim. Gerçekten filmin görüntüleri ve müzikleri epey etkileyiciydi. Onun dışında 80’lerli, arabalı, erkekli, onurlu ve çıkarılmayan ceketliydi. Hatta o derece onurluydu ki onca grafik şiddet sahnesine karşın bir tane bile seks sahnesi yoktu, öpücük bile zor geldi. Onurlu erkekler sevdikleri kadınlarla sevişmiyor, hele de çoluklu çocukluysa, bilginize. Ryan Gosling baya çekiciydi, Carrey Mulligan çocuksu ile seksi arasındaydı, görüntüde herşey olması gerektiği gibi hatta fazlasıydı, ama filmi sevmedim. Bu arabalı kovboy, ‘man of few words’ durumunu sevmez değilim, sevebilirdim sanırım ama film bu kovboy durumunu fazla ciddiye alıyor ve fazla seviyor gibi geldi. ‘Ya aslında tam da böyle değil’e hiç yer yoktu. Bu kafalara geri dönen bir sürü yönetmen var ama yeni bir şeyle geri dönersen iyi oluyor, aynısının güzel görüneniyle geri dönersen, ‘eee’ hasıl oluyor bende. 

Kovboy durumundan başka kovboy durumuna Polanski’nin yeni filmi Carnage‘a zıplayayım. Carnage bir tiyatro oyunu uyarlaması, tek mekanda geçiyor, izlemeden hakkında bir şey okumamıştım, tek mekanda geçtiğini de bilmiyordum. O yüzden ilk yirmi dakka yoksa tek mekanda mı geçiyor diye düşünüp, sonra bunca zaman böyle gittiğine göre artık ölseler de burdan çıkamazlar deyip rahatladım, bir tuhaf olurdu sonuçta. Dört karakter arasında geçen diyaloglarla ilerliyor film, iki New York’lu üst orta sınıf çift. Kara mizah dozu baya dizginliydi, bir Woody Allen filmi olsa çığırından çıkabilecek komiklikte olabilirdi ama çıkmamak da yakışmış bence. Başta çiftlerin birbirlerine karşı ve ikili birlikler içinde oluşu, sonra tarafların sürekli değişmesi, kadın erkek tarafı olarak ayrılması, sonra çifte geri dönmeleri, yani zeminlerin kayganlığı eğlenceliydi.

Kovboy durumuna nerden bağladığıma da açıklık getirmem lazım sanırım, bölünme cinsiyet üzerinde yaşandığında, erkekler kendilerine viski koyup, kaç yıllık olduğundan bahsederken rol modellerinin John Wayne oluşuna geliyor söz. Tabi ortamdaki çaba ‘politically correct’ ve ‘aydın ve duyarlı bireyler’ olmak üzerine olunca bir nerden nereye durumu oluşuyor. Belki de sinemada Drive‘daki gibi bir nostalji de bu atlamadan doğuyor, aniden maço olmamak, fikrini dile getirmek falan filan gerekmeye başlıyor, insan eskiye dönüp bakmak istiyor daha mı iyiydi diye, ama işte dediğim gibi, neyse. Son olarak, Afrika’daki açlıktan, medeni bireyler olmaktan bahseden kadının (Jodie Foster) Kokoschka kitabı ıslandı diye yaşadığı frustration‘a (diyeceğim bunu, muadili yok), aniden beş yaşına ışınlanışına bayıldım! İşte öyle yakalanıyor insan. 

Tüm bunlar aslında burada bahsetmek istediğim ama sonra vazgeçtiğim bir şeyi hatırlattı, geçtiğimiz Pazar Arkaoda’da SIFIR / I Want to be a Suicide Bomber diye bir görsel/işitsel performans izledim. İşin asıl sahibi dışında performansı gerçekleştiren diğer kişileri de tanıdığımdan hakkında yazasım hemen kaçmıştı aslında. Neyse performansı, üç arkadaş izledik. Birimiz performanstan hemen sonra visual‘cı arkadaşın yanına koşup, performanstaki tek imgenin neden bondajda bir şişme bebek gibi görünen bir kadın imgesi olduğunu sormaya ve bunun üzerinde fırça çekmeye gitti. Feminizm çekirdek gibi, insan başlayınca bırakamıyor, siz siz olun başlamayın, biliyorum da sölüyorum. Neyse, işin kendisini de anlatayım, daha doğrusu görselleri, ‘I want to be a suicide bomber because’ lafı sürekli başka şeylerle tamamlanıyor, şarkı sözleri çeşitli popüler kültür referansları şunlar bunlar, ‘I want to be a suicide bomber because England is mine and it owes me a living’ gibi. İşitseli nasıl tariflesem bilemedim, ama laptop başı ve iki gitar. Böyle yaklaşık ben diyim yarım, siz diyin bir saat geçirdik.

Şimdi üç arkadaşa geri dönersek, diğer iki kişi olarak arkadaşımızın izlediği şeye olan öfkesini paylaşsak da, sebebimiz biraz farklıydı, daha doğrusu o feminizmden muzdaripliği dolayısıyla sinirini direkt işin cinsiyetçiliği üzerinden ortaya çıkardı sonra konuştukça başka yerlerde buluştuk. Neden izlediğimiz şeye illet olduğumuzu düşünürken şu noktaya vardık: Olayın bir tür günümüz dünyası, popüler kültür, medya, faşizm ve kimbilir daha neler eleştirisi olduğunu düşünürsek, bunu herhangi bir orijinal an ve fikir içermeden yapmasına rağmen kendisini aşırı ciddiye alması, nokta koyucu hali, kendi mini faşizmi tek kelimeyle gıcıktı ve bizi illet etti. Aslında olay söylemek istediği şeyden öte biraz yaklaşımında bitti gibi, gerçi mecra mesajdı dimi. Sonuçta yaklaşım mütevazılık içermeyince bir ‘eee’ ve öfke hasıl oldu bizde. Neyse ben de madem oturduk üstüne konuştuk yazayım demiştim, hayaldi gerçek oldu. Bir sürü bu tarz şey izliyorum, görüyorum falan, o yüzden tek bir şey seçmek zalimce oldu bir yandan, ama bu tip üretimler aslında bir karşılık bulmuyor gibi geliyor. Yine de bir şeyler yapılıyor olması güzel, emeğine sağlık repleri görelim durumundan güme gidiyor. Bir şeyler olması güzel bence de, bullshit‘ler de olsun, herşey olsun ama mevzu bahis olsun, muhabbet olsun.

Comments (View)

Burası Agora Meyhanesi

Bugün kağıt defter toparlarken sanırım yüzyıllar önce yazmış olduğum bir notu gördüm, ‘Akla sığmayanı zorla sığdırmaya çalışıp akıl patlatmaya anksiyete diyoruz’ demişim, hemen ah canım dedim, çok sevimli geldim kendime. Nasıl da düşünür insan beyniyle, tatlı tatlı açıklamalar bulur. 

Hannah and Her Sisters‘ı yeni izledim, biraz ayıp ama olsun. Filmde klasik bir Woody Allen karakteri olan hastalık hastası, ölüm ve varoluş anksiyeteli Mickey karakterinin beyin tümöründen ölmeyeceğini anladığında yaşadığı beş saniyelik sevinç ve ardından gelen ‘ee şimdi, sonuçta bir gün ölmeyecek miyim’ hayal kırıklığı vardı. Ardından bir yıl boyunca hayatın anlamını aktif olarak çeşitli din ve literatürde arayıp, kendini öldürmeye karar verip, bunu da panikten başaramadıktan sonra, tesadüfen girdiği bir sinemada Marx Brothers’ın Duck Soup filmini izlerken bir anda gelen ‘Amaan canım bir daha mı gelicez dünyaya’ aydınlanması bana çok içten geldi, öyle de basit bir şey bazen. Aydınlık anını aşağıya yapıştırdım, onu öyle okumakta fayda var diye, Woody Allen tonlamasıyla:

”I’m watching these people up on the screen and I started getting hooked on the film. I started to feel, how can you even think of killing yourself, I mean isn’t it so stupid. Look at all the people up there on the screen, they’re real funny, and what if the worst is true. What if there is no God and you only go around once and that’s it. Well, ya know, don’t you wanna be part of the experience? You know, what the hell it’s not all a drag. And I’m thinking to myself, Jeez, I should stop ruining my life searching for answers I’m never gonna get, and just enjoy it while it lasts. And after who knows, I mean maybe there is something, nobody really knows. I know maybe is a very slim reed to hang your whole life on, but that’s the best we have. And then I started to sit back, and I actually began to enjoy myself.”

Ha bir de şeye bayıldım henüz beyin tümörü testinin sonuçlarını almamışken, ”New York’tasın, burası senin şehrin, trafik ve restoranlarla çevrilisin, nasıl tek bir günde yok olabilirsin, sakin ol, herşey yolunda” diye kendini avutuyor. Modern insancılık. Hayatın anlamı ve anlamsızlığıyla ilgili ancak komiklik yapılabilir gibi geliyor bana da, hatta genelde durumu şöyle bir özetleyince komik kendiliğinden ürüyor. Lee’nin sevgilisi ressam Frederick karakteri de tam bunu söylemek için oradaydı gibi, her dediğinde haklı da olsa kendisi hastalıkların en acıklısı olan kendini ve dolayısıyla herşeyi fazla ciddiye almacılıktan muzdaripti. Ve tabi gülünmek için ordaydı. Aydınlanmanın Mickey’e Duck Soup gibi bir filmi izlerken gelmesi bu açıdan bakınca baya anlamlı.

Tabi yukarıda bahsettiğim ‘düşün düşün nereye kadar sonuçta’ anı, çok kalıcı değil ve ‘Duck Soup Aydınlanması’ insana gelip gelip gidiyor, tekrar tekrar hatırlanması gerekiyor. Ama hayat sarkaç tarzında, en azından benimki bu tarz. 

Hayatın anlamını blog postlarına sığdırdım, gerçi nereye sığdıraydım da, aman ciddiye almayın. Son bir şey, Berkun bir ara şey demişti, ‘Dünyaya uzaktan baksak, insanlar çok sevimli gelirdi, böyle minik minik ve çabalar içinde bir şeyler, severdik baya’, bu laf son zamanlarda aklıma en çok gelen laflar içinde ilk üçte, vallahi öyle. İnsanlık hali, hallerin en şahanesi, en viranesi.

Mubi‘de filme dört yıldız verdim beşten, notumu da yapıştırdım. Annie Hall hala favorim. Öperim.

Comments (View)
Yazıcam yazıcam yazamıyorum, Melancholia ne güzel filmdi. Depresyon ve anksiyete ile tanış olduğumdan, iki kadını da izlemek çok hoşuma gitti, aynaları seviyorum, sinemayı seviyorum.  Ölüm arzusu ve ölüm korkusu iki kardeş. Daha sonra belki daha uzun yazarım. Ha bir de yine atlar tabi ki.

Yazıcam yazıcam yazamıyorum, Melancholia ne güzel filmdi. Depresyon ve anksiyete ile tanış olduğumdan, iki kadını da izlemek çok hoşuma gitti, aynaları seviyorum, sinemayı seviyorum.  Ölüm arzusu ve ölüm korkusu iki kardeş. Daha sonra belki daha uzun yazarım. Ha bir de yine atlar tabi ki.

Comments (View)

“evinde duvarlar yardım eder insana.”

Bugün çok güzel bir gündü, bir sürü tesadüfler ve hoşluklarla dolu. Dün de öyleydi. Dünden önceki gün de öyleydi. Ondan öncesi de öyle, yani genel olarak baya hoş.

Geçtiğimiz Pazar günü de nihayet Anna Karenina’yı bitirdim. Hakkında bir şeyler demek şart ama biraz havam kaçtı çünkü iki rezalet uyarlamasını izledim aptal gibi, armut gibi. Muhteşem yazılmış bir bin sayfayı filme uyarlamak zor hakkaten ama yine de ayıp denen bir şey var sayın uyarlamacılar, kitabın anılarını kirlettiniz eski sevgili misali.

Anna Karenina’nın bir sürü uyarlaması var o yüzden hangilerini izlediğimi de belirteyim; 1935 ve 1997. 35 olan zaten kocasını aldatan kadın feleğin ve kalan herşeyin sillesini elbet yiyecektir gibi bir şeydi, Levin-Kiti ilişkisi hiç yoktu, 97 ise üzgün suratlı kadın ve saman adamın yok yere dev gibi aşkı idi. 2012’de yeni bir uyarlaması daha geliyor imiş hem de Joe Wright çekiyormuş, Atonement ve Pride and Prejudice‘ın yönetmeni kendisi, biraz ümitliyim bu açıdan ama yine de kitapta yedi kocaman karakter olduğu için film yerine dizi olarak uyarlasalarmış içim daha rahat olurdu. 

Neyse filmlerden geri kitaba. Okuduğum basımda Nabokov’a ait bir sonsöz var idi. Tolstoy’un Levin-Kiti ve Anna-Vronsky ilişkilerini kıyasladığı ve bedensel bir aşk olan Anna-Vronsky aşkını trajik bir şekilde sonlandırırken, sevgi üzerine kurulu Levin-Kiti aşkını yücelttiği gibi bir şeyden bahsetmiş. Yani bir çift kazanırken diğeri kaybediyor gibi. Nabokov’a katılmamak bir zor da gelse, resmen hiç katılmadım. Evet kitapta gerçekten iki çiftin öyküsü var ve bu bir kıyasa zemin hazırlıyor, ama bu ilişkilerden çok iki ana karakterin hayatlarına giren aşkla yaşadıkları dönüşümün kıyası gibi geldi bana. Bu kadar muhteşem bir şey yazan adamın sonuç olarak yasak aşkı cezalandırdığı ve diğerini yücelttiği gibi bir düşünceyle çıkamayacağım olayın içinden.

Kitabın sonunda Anna ölürken Levin yeniden doğuyor. Anna kendini Vronski’ye bağımlı kılan aşkı yüzünden kendine acıyan ve kendinden nefret eden birine dönüşürken, Levin’in Kiti’ye olan aşkı dünyevileşiyor ve kurtuluşu aslında bu aşktan çok başka bir aydınlanma ile gerçekleşiyor, olay Kiti aşkından çıkıyor. Bu kitaba tutkulu bir aşk öyküsü diyenlerle de, filmini böyle çekenlerle de küsmeyi düşünüyorum. Kitap hakkında ne yazsam yavan, böyle olmayacak, en iyisi gelin de karşılıklı konuşalım. 

Kitabın en sevdiğim kısımlarını yazayım kendime not olsun hiç olmazsa. Atlı kısımdan önceden bahsetmiştim zaten. Muhteşem bir şeydi, doruktu, patlamaydı. Vronski’nin atın üstünde yaşadıkları, aklından geçenler, düşmeden hemen önce zamanın hızlanması, düşüşün bir salisede gerçekleştiğini okurken hissetmek. Çok tuhaftı, resmen attan düştüm. Daha sonra Anna’nın gözünden olan biten, koy verme ve herşeyi açık etme noktasına gelişinin ikna ediciliği. Bu kısmı okumadım, resmen içtim. Levin’in kardeşinin ölümü sürecinde yaşadığı acıma tiksinme korku karışımı duygular ve çok benzerlerini Kiti doğum yaparken yaşaması muhhteşemdi. Ve tabi ki Anna’nın son günü, o an yaşamının Vronski’nin dönüp onu yatıştırmasına bağlı olması (gibi olması), benlik duygusunun giderek kırılışı, Dolly’e ziyareti ile tümden bastıran hiçbir şeylik hissi ve ölüm kararının aniliği, yine ikna ediciliği ve ölüm anı. Oha ve çüş Tolstoy, hakkaten git başımdan. 

Güzel bir şey okuduktan sonra bitirmiş olmanın bir üzüntüsü oluyor, ama çare buldum. On sene sonra seni bir daha okuyucam dedim kitaba, rahatlattım kendimi, o kadar da iddalıyım. 

Ya bu arada Eylül bitmek üzere, tehlikenin farkında mısınız.

Comments (View)

Hayat bir pazar günü gibi akıp gidiyordu.

Buraya hayatımla ilgili bilgi içeren şeyler yazma alışkanlığım İngiltere’den dönüşümle beraber azalarak yokoldu, sebepleri var illaki. Ama tarihe not düşmek de eğlenceliydi bir yandan, gerçi blog’um sene tutmuyor şapşal, sadece gün ve ay yazıyor, ama kalbinde bir yerlerde tutuyordur. Eylül 2008’de başlamış olmalıyım blog’a ordan hesap edelim.

Mini tatil maceralarımı not düşerek başlayayım, Bozburun ve Selimiye’ye gittim bu sene, geçen sene de aynısını yapmıştım aslında ama bu sefer daha güzeldi heryer, kafam da daha az kalabalıktı. Sonra, geçen sene gidemeyişimizden içimde kalmış olan Domuz Çukuru‘na gittik. Kabalıklaşmasından dolayı Kabak’a gitmekten korkar olmamla birlikte oraya bir alternatif bulma arzusu içersindeyim bayadır. Buraya gitme fikri de ordan çıktı. Hakkında duyduğum şeyler, çok arı var, her yer akrep yılan, yaban domuzları varmış, filan gibi öcü böcü hikayelerinden ibaretti, fakat tatil ve film konularında babama bile güvenmem, gözümle görmeden inanmam. Neyse biraz çekinerek de olsa, bir akşamüstü vardık çukura. Tekneyle gidilen bir yer burası, başka türlü ulaşım yok, tek bir koyda, tek bir yer, sevimli bir yer olmamakla birlikte dümdüz doğa olmasından kelli yine de çok kötü değildi. Doğanın kendisi ne kadar çirkin bir yer olabilir sonuçta.

Gelir gelmez denize girip, sahilde uyumaya başladık, akşamüstü gerçekten arı saldırısına uğradık filan fıstık. Derken bir yerlerden bağrış çağrış kavga sesleri gelmeye başladı ve hemen ardından bir kadın ‘doktor yok mu’ ve ‘erkekler koşun silahını almaya gitti’ diye bağırarak sahile koştu, meğerse mekanı işleten adam karısını/sevgilisini dövmüş ve silahını almaya gitmiş. Kadın öldürülmeden olay sakinledi. Güneş battıktan sonra ağzı gözü sarılı ve şiş kadını hastaneye götürmek üzere güç bela tekneye bindirdiler. Tesadüfen biz de iskelede oturuyorduk o sırada, olayın tam ortasında kaldık. Tekneci motoru çalıştırıp gitmek üzereyken kadını dövmüş olan adam geldi ve o da bindi tekneye. Sonra tekne karanlık denizde kadının hıçkırıkları eşliğinde gözden kayboldu.

Sonrasında çukurda dünyanın en sessiz ve gergin akşam yemeği yendi, yemek sırasında iki köpek birbirine girdi, kavga köpeklerden birinin viyklerek uzaklaşmasıyla son buldu. Biz sürekli sinirden güldük. Ertesi gün hemen kaçtık ordan. Haleti ruhiyelerin yönettiği bir hikayeydi bu aslında, o yüzden olay örgüsü ve kelimeler biraz kifayetsiz. Efendim sonuçta, moral of the story: Doğadan korkma, insandan kork. veyahut: Sundance‘den şaşma.

Çukurdan kurtulduktan sonra Bördübet’e attık kendimizi, çukura giderken Bördübet Amazon diye tabelasını görmüş olduğumuz bu muhteşem yer, yer yüzünde bir cennet denemeseydi. Güzel şeyleri anlatmakta fazla fayda görmüyorum, çok güzeldi sadece. Tatilin dönüşü zordur genelde, buradan dönmek daha da zor oldu ama dönüldü. 

Tatil dönüşü hemen yeni evimin kira kontratını yaptım, taşınma stresi festivalini içimde başlattım. Çok uzağa gitmiyorum, biraz uzağa yalnızca, ama asıl amacı oturduğu sokakta ev bulmak olan bir teyze için uzak gibi. Yeni evimde bir adet kıro şöminesi var, ama onu daha az kıro şöminesi yapmanın yollarını düşündüm, planımı yaptım içim rahat.

İki gün sonra da Berlin’e gidicem gibi görünüyor, aşırı spontan ve şöminenin aksine plansız gelişmesinden dolayı ben dahi ikna olmuş değilim gideceğime, ama gidiyorum yani evet. Şimdilik bu tarz, bu stil.

Hı bir de, tatil highlight’larımdan biri Anna Karenina’ydı. Henüz bitirmiş değilim ama yarıladım, sürekli hii hııı falan gibi sesler çıkararak okuyorum, bitirince hakkında bir şeyler yazarım buraya da umarım. Okumuş olanlar için, at yarışı kısmında mahvoldum bittim, atı yaşadım. At niye bu kadar dramatik bir hayvan acaba. Ateş yükseliyor, atları salın, ipleri çözün. 

Comments (View)
[Flash 9 is required to listen to audio.]
played 21 times

Şakıyan kadın genre’ı tarafından coverlanmış klasik bir şarkı, hayır diyemediğimi önceden de belirtmiştim. Datça yollarında keşfedildi, post’a bir de fotoğraf eklemek isterdim ama tumblr aç gözlülüğe karşı.

Comments (View)
Sabah altı yerine yedide kalkacağı zaman epey sevinen bir insan oldum. Eskiden bilimum erken saatler gibi gelen bu kabus sayılar arasındaki fark, artık dokuz ile on arasındaki dev psikolojik farkla eşdeğer.

Sabah altı yerine yedide kalkacağı zaman epey sevinen bir insan oldum. Eskiden bilimum erken saatler gibi gelen bu kabus sayılar arasındaki fark, artık dokuz ile on arasındaki dev psikolojik farkla eşdeğer.

Comments (View)

Survivor ünlüler gönüller tarzındaki iş hayatımdan sevimli bir kişilik bugün şöyle dedi: Aslında var ya kan vermem lazım benim. Üç ayda bir kan vermezsem kendime gelemiyorum. Kan vermek insana enerji verir, vücut kendini yeniliyor öyle. Ekşın seviyorum ben.

hııhı.

Comments (View)

set süt

Yorgun değilim de biraz aptal gibiyim. Manyak gibi her gün her dakka çalışıyorum, kim olduğumu, ne yaptığımı falan unuttum, laf değil. Çok çalışıyorum deyince normal insanlar anlamıyor, herkes çok çalışıyor, tüm çalışmalar çok gibi çünkü, çalışmak çok hoş bir şey değil sonuçta. Ama ben vallahi billahi çok çalışıyorum, hayatsızlık derecesinde, yuh, oha, çüş gibi bir şey. Dün iki aydır ilk defa tek bir günüm oldu evde oturabildiğim, mutluluktan fenalaştım, hemen çay içtim kitap okudum, duş aldım, krem sürdüm. Kendini özlemek diye de bir şey var imiş bu dünyada, tattım, manyak gibi kendimi özlüyorum. Kavuşunca oh diycem. Kadir kıymet sevgi selamet. 

Comments (View)
[Flash 9 is required to listen to audio.]
played 31 times

Sonunda.  Sabahın köründe vapur kaçırmak pahasına hangisini koyayım diye epey bir düşündüm. Benim güzel hatırım için bir tık ileri gidip ‘Kendime Çaylar’a da bakın, şarkıda çay seviyorum efendim. 

Comments (View)